Salman YükselYazar
Yazı · 19 dakikalık okuma

15 Temmuz Darbesi

Salman Yüksel

Sayın okuyucular, sitemde yayınladığım “Suç Duyurusu” başlıklı yazımda; ‘kamuoyunda Kontrgerilla, Derin Devlet ve Gladio kod adları ile anılan çete tasfiye dilmeden, Türkiye’de; kadın ticareti, uyuşturucu ticareti, hırsızlık faaliyeti, faili meçhul cinayetler, terör ve darbe faaliyetlerinin devam edeceğini vurgulamıştım.

Çün ki; Türkiye’de yaşanan bu “çete faaliyetleri” Kontrgerilla denilen örgütün “anayasası” sayılan ST 31-15 Nizamnamesi’nde yazılı suçların uygulanmasından ibaret. Bu “örgüt” tasfiye edilmeden, bu “Lağım Çukuru” kurutulmadan bu suçları önleyebilme imkanı yoktur. Aksi çabalar havanda su dövmekten ibarettir.

Aynı yazımda bir şeye daha dikkat çekmiştim; “Ergenokon Operasyonları’nın perde arkasında, Gladio’nun önemli iki merkezi olan Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daireleri’nin parmağı olduğunu, ‘parelel yapı’ operasyonları yapılırken ordu içindeki bu unsurlara dokunulmadığını belirtmiş, ‘eşeğin büyüğü ahırda’” atasözünü hatırlatmıştım.

15 Temmuz Darbesi ile bu öngörülerim bir daha kanıtlandı, haklılığım ortaya çıktı. 15 Temmuz Darbesi sonrasında; ordu içinde ortaya çıkan “çete yapılanma”sının benim öngörümden de büyük olduğu ortaya çıktı. 168’i general olmak üzere 7 bin 500 asker, darbeci ve FETÖ’cü olduğu gerekçesi ile tutuklandı veya ordudan atıldı. Adeta koskoca Türk ordusu çöktü. Bu manzara aynı zamanda bu ordunun bir “utanç tablosu” ve “yüz karası.

Emniyet’te ordudan farklı değil; 10 bin 750 polis FETÖ’cü olduğu gerekçesi ile tutuklandı veya meslekten atıldı. Bir ülkenin bel kemiğini teşkil eden güvenlik güçlerinin bir kesimi “çeteleşmiş”, bundan devletin haberi yoktur. Ben, bu gerçekleri 1988 yılından bu yana yazıp-çiziyorum. Tehlikeye dikkat çekmeye çalışıyorum, fakat siyasilerin kulağı duymuyor. Hiçbir hükumet bu olayları soruşturmaya yanaşmıyor. Onlar günlük siyasi çıkar peşindeler. Düşünebiliyor musunuz; 21.Yüzyıl Türkiyesi’nde koskoca Emniyet ve Ordu’nun yarısı “çeteleşmiş,” İsrail ve ABD Yahudilerine hizmet sunar bir konuma gelmiş. Hükumetler bu manzarayı sadece seyrediyorlar. Yalçın Küçük, “İsrail, Türkiye’de İsrail’den daha güçlüdür” derken haksız mı?

Bir daha dikkat çekiyorum; 15 Temmuz Darbesi’nden sonra da yine, perdenin arkasındaki Gladio’culara dokunulmuyor. Onlar konumlarını korumaya devam ediyorlar. “Derin Devlet” denilen “Çete” tasfiye edilmeden, konumlarını korumaya ve görevlerini yapmaya devam edecekler.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 Darbeleri’nin canlı tanığıyım. Bir de 27 Nisan E Muhtırası var.Yarım porsiyon mu, çeyrek porsiyon mu desem, bunu da bir darbe sayıyorum.

Bu darbelerden sadece 12 Eylül 1980 darbesini alkışladım. Çünki Türk halkı Sağcı-Solcu, Alevi-Sünni diye kamplara bölünmüş, ülkede oluk oluk kan akıyordu. Terör örgütleri her ilde, ilçede, köyde ve mahallede cirit atıyordu. Darbe olunca bu kan durmuştu. O günlerde gözlerim kapalı imiş. Bu kanlı seneryoyu darbecilerin organize ettiğini yıllar sonra anladım.

1988 yılında Ankara/Batıkent’te; Albay Tandoğan Koparal, babası Şükrü Koparal, Şükrü Gürses, Gürses’in oğulları, damadı Bayram Tekeli, iş ortakları Yunus Erin ve Yunus’un kayın pederinin kadın ticareti, uyuşturucu ticareti ve hırsızlık faaliyetleri yürüttüklerini tesbit ettim. Daha sonra Şükrü Gürses’in bir oğlu ve Yunus Erin’i Muğla/Milas’a gönderdiler, aynı yasadışı faaliyetleri orada da yürütmeye başladılar.

Selanik’ten ve Rusya’dan birer “bohça” ile kaçıp, Türkiye’ye yerleşen bu iki “Mühacir” aile, bu milletin kanını emerek milyarlar ile oynuyorlardı.

Selanik’ten kaçıp gelip, Nevşehir’e yerleşen Koparal Ailesi ile, Rusya’dan kaçıp, “Kars”a yerleşen 93 Muhacirleri’nden, Hürriyet gazetesinden emekli “Karslı” Gürses Ailesinin “çete ortaklığı” dikkatimi çekmişti. Bu iki Yahudi asıllı Sabetayist Tarikatı mensubu aileyi aynı çetede ve ortak bir noktada buluşturan “yapı” nedir diye araştırmaya başlamıştım.

Koparal Ailesi’nin ve Gürses Ailesi’nin “karanlık bağlantı izlerini” incelerken, takip ettiğim “iz” beni Genelkurmay Karargahı’na ve Jandarma Genel Komutanlığı’na götürdü. Bu “Karargahlar’daki bazı isimlere de mercek tutunca; Sağ- Sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk, Laik-Antilaik çatışmalarını da, terör ve terör örgütlerini de, fuhuş ve uyuşturucu faaliyetlerini de, silah kaçakçılığını da, faili meçhul cinayetleri de, darbeleri de, hırsızlık olaylarını da “aynı yapının, aynı ırkın” mensubu omuzu kalabalık bazı paşaların organize ettiğini öğrendim. Durum vahim ve korkunçtu. Bu suçlar; Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı “Karargahları”nda görevli bazı istihbaratçılar tarafından yönetiliyordu. Hani, Mason Süleyman Demirel’in ilginç bir sözü vardı ya; “Derin Devlet demek asker demektir.” Diyordu. Tam da öyleydi. Önlerinde saygı ile eğildiğimiz, Şerefli Türk Askeri diye saygı duyduğumuz; Omuzu kalabalık bazı paşalar gırtlaklarına kadar pisliğin içinde yüzüyorlar. Bu utanç verici manzara karşısında şaşırmamak imkansızdı.

Bu “Lağım Çukuru”nun içinde yüzen ve bu “Çukur” dan 100 adet daire sahibi olacak kadar servet kazanan Albay Tandoğan Koparal, Kara Kuvvetleri Komutanlığı personeli idi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı lojmanlarında oturuyordu. Tandoğan Koparal’ı şikayet etmek için, Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarının odasına bir dilekçe ile girdiğimde, Müsteşar bana şöyle dedi; “Milli Savunma Bakanlığı, Genelkurmay’ın ‘Özel Kalem Müdürlüğü’nü yapıyor. Genelkurmay, ihtiyaçları bize bildiriyor, biz de Bakanlık olarak bunu yerine getiriyoruz, ordunun ihtiyaçlarını temin ediyoruz. Bunun dışında Milli Savunma Bakanlığı’nın bu olayları soruşturacak, o subaylar hakkında işlem yapacak ne gücü var, ne de yetkisi var. Bu nedenle Albay Tandoğan Koparal hakkında şikayetini Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na yap.” Yine şaşırmıştım. Bu sefer aynı dilekçeyi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na verdim.

Bir süre sonra, bu dilekçenin akibetini öğrenmek için; Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargahı’na gittiğimde ilgililer; Bana; “Tandoğan Koparal Genelkurmay Başkanı’na bağlı olarak ‘özel bir statüde’ çalışıyor, biz O’nun yaptıklarını sorgulayamayız, O’nun yaptıklarından sadece Genelkurmay Başkanı sorumludur, bu nedenle dilekçeni Genelkurmay Karargahı’na gönderdik.” Dediler. Bu cevap da Müsteşarın cevabı kadar ilginçti ve göz açıcıydı. Böylece Tandoğan Koparal’ın “arkasındaki güç”, belli olmuştu. Askeri statüye göre; Genelkurmay İstihbarat ve Özel Kuvvetler Komutanlıkları Genelkurmay İkinci Başkanları’na bağlı olarak çalışıyorlar. Emirleri Genelkurmay Başkanı ve İkinci Başkan’dan alıyorlar.

Peki, Genelkurmay’a gönderilen dilekçem hakkında bir işlem yapıldı mı? Hayır.

Milli Savunma Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Albay Belgütay Varımlı da “Lağım Çukuru faresi” Albay Tandoğan Koparal’ın “Derin Devlet Lağım Çukuru”ndan kazandığı daire sayısını 52 adet olarak tesbit etmişti. Belli ki, bu “Lağım Çukuru”dan sadece Tandoğan Koparal nemalanmıyor, O’nu koruyanlar da nemalanıyordu. Belgütay Varımlı’nın tesbitlerini, Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, “günlükleri”nde şöyle yazıyordu:

“ …Albay Belgütay Varımlı emir subayımı arayarak, benimle özel bir konu görüşmek istediğini söyledi. Öğleden sonra kendisini kabul ettim. Belgütay daha önce benim yanımda çalışmış bir deniz piyade subayı. Belgütay devamlı olarak TSK’da birçok yerde hırsızlık yapıldığını, bir generalin yurt dışında 50 milyon doları olduğunu, bir Albayın 52 dairesi bulunduğunu, bunların hepsinin belgesinin kendisinde olduğunu tekrarladı durdu. Ayrıca Erdal Şener’inde kasasında olan 535 bin dolar devlet özel ödeneği ile Zirvekent’te kendisine iki daire aldığını belirtti. Bütün bunları Genelkurmay Başkanı (Yazarın notu; bu Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök idi.) biliyormuş. Ama işlem yapmıyormuş…”

Bu hırsızlık ve yolsuzlukları tesbit eden Belgütay Varımlı, “Ergenokon Operasyonları” sırasında, İstanbul’da evinin balkonundan atılarak öldürüldü, olaya intihar süsü verildi. Dosya kapatıldı.

Peki, bu nasıl bir Genelkurmay Karargahı idi ki, Genelkurmay Başkanları ve İkinci Başkanları bu yolsuzluk ve hırsızlıklara müdahale etmiyorlardı. Bunu Türk halkının vijdanına bırakıyorum. Bütün bu olayları bağlantıları ile bir bütün olarak değerlendirdiğiniz de; Türkiye’de yaşanan bunca acı, ızdırap ve sancının kaynağının “Genelkurmay Karargahı”na yerleşmiş bir darbeci çetenin organize ettiğini ve bu düzeni de Darbeler ile kurduklarını ve koruduklarını kolayca görebiliyorsunuz. Eğip-bükmeye gerek yoktur.

İşte bu gerçekler gözümü açtı, beni bilinçlendirdi, 12 Eylül sabahı, görev yaptığım köy okulunun bahçesinde, 12 Eylül Darbecileri’ni alkışladığım için kendimden utanç duydum. Bu gerçekleri öğrendikten sonra, Darbecilerin yüzlerine tükürmeye, sülalelerine lanet okumaya başladım.

Şükrü Koparal, Şükrü Gürses ile birlikte Batıkent’te kadın satarak, uyuşturucu satarak, hırsızlık yaparak kazandıkları 100 adet dairenin “sermayesi”ni toplarken, oğlu Albay Tandoğan Koparal’da Milli Savunma Bakanlığı, İnşaat – Emlak Bölümü’nde, “Teknik Hizmetler” Birimi’nin başında saygın subay rolünde görev yapıyordu. Bu “Teknik Birim” Genelkurmay İstihbarat Dairesi’ne bağlı önemli bir Kontrgerilla yapılanması idi. Genelkurmay İstihbaratının çeşitli Komutanlıklarda “özel yapısı” mevcuttu. Milli Savunma Bakanlığı-İnşaat- Emlak Bölümü, aynı zamanda hırsızlık ve yolsuzlukların da yoğun olarak yaşandığı önemli bir “ birim” olarak da tanımlanıyordu. Çünki, Ordu’nun inşaat ve emlak işleri, İnşaat-Emlak Bölümü”nün kontrolunda yürütülüyordu ve burada milyarlar dönüyordu.

Uğur Mumcu’nun ve Ahmet Taner Kışlalı’nın araçlarında patlatılan C-4 Plastik patlayıcının, “saygın subay” Albay Tandoğan Koparal tarafından Milli Savunma Bakanlığı, İnşaat-Emlak Bölümü’nden temin edildiği ve araçlara da “Teknik Hizmetler Birimi” elemanlarınca yerleştirildiği iddia ediliyordu. Bu “Birim”de çalışanlar “bomba uzmanı” idiler.

Mumcu’nun aracına bombanın yerleştirildiği gece saatlerinde bölgenin elektirikleri kesildiği için bomba, araca Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne ait araçların “far ışıkları” sayesinde yerleştirilmişti. Uğur Mumcu ile aynı apartmanda oturan, o tarihlerdeki Doğru Yol Partisi il Başkanı Yunus Ertekin o gece saat iki sularında evine gelirken, üç aracın gözcülük yaptığını ve farları ile bölgeyi aydınlattıklarını bütün ifadelerinde beyan ediyordu.Gece yerleştirilen bombayı, sabahleyin, Albay Tandoğan Koparal’ın “Teknik Hizmetler” Birim’i elemanlarından İbrahim Öncül’ün “uzaktan kumanda”ile patlattığı iddia ediliyordu. Ömer Çiftçi’yi kullanarak, Uğur Mumcu’nun dışarı çıkacağı saati öğrenen İbrahim Öncül; arabasını yıkamak bahanesi ile, Uğur Mumcu’dan önce bahçeye çıkmış, arabasını yıkarken, Uğur Mumcu’da bahçeye çıkmış,arabasına bineceği dakikalarda bomba patlatılmıştı. “Erzurumlu” İbrahim Öncül, Tandoğan Koparal’ın “Birimi”nde elektirik mühendisi olarak çalıştığını anlatıyordu. FETÖ ortaya saçıldıktan sonra, Erzurum’lu İbrahim Öncül, hemşehrisi Fethullah Gülen’in “Müritleri”nden olabilir mi diye düşünmeye başladım.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesi aşamasında; Jandarma Genel Komutanlığı’ndan TuğgeneralYaşar Ilık’ın da Albay Tandoğan Koparal ile işbirliği yaptığı ve Uğur Mumcu cinayeti “organizasyonu”nda görev aldığı iddia ediliyordu. TuğgeneralYaşar Ilık, çetenin Jandarma cephesinde önemli bir isim idi. Araştırmalarımda sık sık karşıma çıkıyordu.

Öldürülen bu Atatürkçü ve Laik aydınların “ölüm emri” Genelkurmay Karargahı’ndan veriliyor ve Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daireleri tarafından da “organize” edilerek öldürülüyorlardı. Bu aydınların cenaze törenlerine ise; askerler, Genelkurmay’ın yayınladığı “özel emirle” katılıyorlar ve Ankara caddelerinde, “Türkiye Laiktir ve laik kalacaktır” sloganları atarak yürüyorlardı…Uğur Mumcu’nun öldürülmesi sonrasında gazeteciler Necmettin Erbakan’a; “Hocam, Uğur Mumcu’yu kim öldürmüş olabilir”? Diye sorduklarında; Erbakan, “Ankara sokaklarında postal sesiyle yürüyenlere dikkat edin” diyerek, anlamlı bir cevap vermişti.

“Susurluk Operasyonu”ndan sonra, Abdullah Çatlı’nın telefon kayıtlarında Veli Küçük’ün ismine de ulaşılmış, Veli Küçük’ün defalarca Çatlı ile telefon görüşmesi yaptığı tesbit edilmişti. Bunun üzerine, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Aykut Cengiz Engin, Veli Küçük hakkında Genelkurmay Başkanlığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Bu suç duyurusu üzerine Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, Jandarma Genel Komutanlığı’nda, Tümgeneral Turhan Bedirhan, Tümgeneral Cahit Balcı ve Tuğgenral Yaşar Ilık’tan oluşan, “Veli Küçük’ü aklama komisyonu” kurmuş, bu “Komisyon’un Raporu” ile de Veli Küçük aklanmıştı. Bu komisyonda görevlendirilen Yaşar Ilık, önemli bir isimdi.

Ankara Emniyet Müdürü Ramazan Er ile görüşmemden sonra, Ramazan Er, yardımcısı Egemen Tanrıverdiler’e talimat vererek; “Çetenin üzerine gitmesini; Sivas-Ankara/Batıkent-İstanbul hattında bir operarasyon yapılmasını emretmişti. Bu operasyon başlayacağı sırada, aynı Tuğgeneral Yaşar Ilık, Tandoğan Koparal’ın talimatı ile, Ramazan Er ile görüşerek, bu operasyonu önlemişti. Kimdi bu Yaşar Ilık? O günden sonra Yaşar Ilık ismi dikkatimi çekmeye başlamıştı.

Gelelim, Uğur Mumcu’nun aracına bomba yerleştirilirken, bölgenin elektiriklerinin kesilmesi meselesine.Önemli olaylarda; olay anında, olay mahallinin elektriklerini kesmek, “karanlık çete”nin, karanlıktan yararlanma taktiği idi.

Sivas Garanti bankasını soydukları gece de yine banka şubesinin bulunduğu Sivas Atatürk Caddesi’nin elektriklerini kesmişlerdi.

Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı öldürdükleri gece de, Sezai Karakoç Caddesi’nin elektiriklerini kesmişlerdi.

Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın araçlarında patlatılan C-4 plastik patlayıcılar, Amerikan malı ve Türk Silahlı Kuvvetleri envanterine kayıtlı idi. Bu patlayıcılar, Ordunun yol ve köprü gibi inşaat işlerinde kullanılıyordu.

Bahriye Üçok’a “İlmi Araştırma Vakfı” adına gönderilen kitabın sayfaları arasına yerleştirilen C-4 plastik patlayıcı da aynı seriden idi ve aynı “Milli Savunma Bakanlığı-İnşaat Emlak Bölümü’nden temin edilmişti. Ankara’da Milli Savunma Bakanlığı İnşaat-Emlak Bölümü’nden çıkarılan bu C-4 plastik patlayıcının, İstanbul’da MİT’in “organizesi” ile kargoya verildiği iddia ediliyordu.

MİT şoförü Kemal Tunçsel, Bahriye Üçok’a gönderilen paketi kargoya verdikten 4 gün sonra, İstanbul’da Gladio’nun “taşeron örgütleri”nden “TİKKO imzası” atılarak öldürüldü. Aceba, paketi teslim alan Kargocu kız Gülay Calap, polisteki ilk ifadesinde; Kemal Tunçsel ismini polise vermiş miydi? Kemal Tunçsel bu nedenle mi öldürülmüştü? Gülay Calap ilk polis ifadesinden sonra salıverildi. Neden? Salıverilen Calap, ortalıktan kayboldu, ortalık soğuduktan sonra 1994 yılında İzmir’de yakalandı, tutuklandı. Cezaevinden çıktıktan sonra, -tıpkı 1972 yılında Özel Harp Dairesi’nin düzenlediği “Kızıldere Operasyonu’ndan, sağ olarak kurtulan Ertuğrul Kürkçü gibi-siyasete atıldı ve DPT Eş Başkan Yardımcısı oldu.

Bahriye Üçok’a gönderilen paketi teslim alan Ekspres Kargo çalışanı Gülay Calap’ın, Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu aleyhine Ankara 25. Asliye Mahkemesi’nde açtığı hakaret davasında, Gülay Calap’ın avukatlığını yürüten Filiz Kalaycı’nın, Ceyhan Mumcu’ya; “Müvekkilimden öğrendiğime göre, paketi kargoya getiren kişi MİT Başkanı Teoman Koman’ın şoförü Kemal Tunçsel imiş” dediği iddia edildi. Teoman Koman’da MİT Başkanlığı yaptığı dönemde, MİT’te düzenlediği “basını bigilendirme” toplantısında gazetecilere; “Bahriye Hanım’a bombalı paketi nasıl açacağı konusunda bilgi vermiştik” diyerek, ilginç bir itirafta bulunmuştu.

Uğur Mumcu cinayetinde; İbrahim Öncül ve Ömer Çiftçi iki önemli kilit isimdi.

Uğur Mumcu’yu öldürenler, yine; “Karslı” Ayhan Aydın’ı “yalancı tanık” olarak piyasaya sürdüler. Güya Ayhan Aydın; Uğur Mumcu’nun aracına İslami Hareket örgütü üyelerinin bombayı gündüz yerleştirdiklerini” görmüştü. Bu ifadeler tamamen yalan ve düzmece idi.

Ayhan Aydın’ın “yalanları” da tutmayınca, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerini, “hayali” Selam-Tevhid Örgütü üzerine yıkmak için, “sahte” Umut Operasyonu düzenlendi. Bu operasyonu Recai Birgün ile birlikte bazı FETÖ’cü polisler yapmıştı. Recai Birgün’ün arkadaşları bu FETÖ’cü polisler kimdi? Uğur Mumcu’nun öldürüldüğü günlerde, Recai Birgün’ün, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’ndeki görevi neydi? Zira, bazı kaynaklar; Uğur Mumcu cinayetinde, Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli bazı polislerin de görev aldığını iddia ediyorlardı.

“Sahte” Umut Operasyonu’ndan 12 yıl sonra, “hayali” Selam-Tevhid Örgütü Türkiye’nin gündemine bir daha oturdu. FETÖ’cü polislerden; Yurt Atayün, Ömer Köse ve Ali Fuat Yılmazer… gibi polislerin; “İsrail haber alma örgütü MOSSAD’dan gelen bir ihbar üzerine, 2012 yılından 2014 yılına kadar; Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan başta olmak üzere üç bin Devlet yetkilisi, siyasetçi, gazeteci ve sivil vatandaşların telefonlarını ‘Selam-Tevhid Örgütü’ üzerinden dinlemeye aldıkları ortaya çıktı.

“Ergenokon Operasyonları” sırasında ve Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Hareket Daire Başkanı Behçet Oktay’ın öldürülmesi “organizasyonu”nda, Recai Birgün ismi yine gündeme oturdu. Bu dönemde Recai Birgün, “Ecevit’in koruma müdürü ve İzmir milletvekili” gibi yeni bir sıfatla anılıyordu. “Sahte” Umut Operasyonu”ndan 9 yıl sonra, Emniyet Genel Müdürlüğü-Özel Hareket Daire Başkanı Behçet Oktay cinayeti ile adı bir daha gündeme oturan, Ecevit’in “koruma müdürü” Recai Birgün’ün bu FETÖ’cü polisler ile ilişkisi nereden kaynaklanıyordu? Recai Birgün, Gladio’nun neresindeydi?

Şimdi soralım; FETÖ’yü tasfiye etmeye çalışan, 15 Temmuz Darbesi’nin arkasında kimler var diyen, Ak Parti hükumeti bu dosyaları neden açmak istemiyor? 15 Temmuz Darbesi’ni soruşturan savcılar bu dosyalara neden dokunmuyor?

Sivas Garanti Bankası soygun dosyasını soruşturan hakim Nurullah Aydın; bir eli Genelkurmay İstihbaratı içinde, bir eli Jandarma Genel Komutanlığı İstihbaratı içinde, bir eli MİT içinde, bir eli Emniyet içinde olan, işte böyle “karanlık bir adam” olan Albay Tandoğan Koparal ismine ulaşınca, “İslamcı-Milliyetçi maskeli” Adalet Bakanı Mahmut Oltan Sungurlu tarafından Sivas’tan “sürgün” edilmişti. Gümüşhaneli Oltan Sungurlu ile hemşehrisi Recai Birgün arasında da bir bağlantı var mıydı? Hangi paşalar devreye girmiş de, Oltan Sungurlu, hakim Nurullah Aydın’ı sürgün ederek, Sivas’taki “çete soruşturmasını” engellemişti? ANAP iktidarlarının Adalet ve Milli Savunma Bakanı olan Oltan Sungurlu “Derin Devlet”in neresindeydi?

FETÖ’den bir grup “Cemaat Ağabeyleri” tarafından yapılan basın açıklamasında ise; “FETÖ’nün bölge ve semt imamlarının Oltan Sungurlu’nun Adalet Bakanlığı döneminde ‘yapılan antlaşmalar’ sonucu yargıya girmeye başladığı” belirtiliyordu. Bu “itiraf” çok önemliydi.

Dağdaki terör örgütlerinden, şehirlerdeki canlı bombalara kadar, genelevler ve randevu evlerinde pazarlanan kadınlardan, silah ve uyuşturucu kaçakçılarına kadar, faili meçhul cinayetlerden, toplumsal olaylara kadar… ne kadar kirli iş varsa, bu alçakların kontrolunda yürütülüyor. Gladio’cular adeta “lağım çukuru”nun içinde yüzüyorlar. Ordu-Emniyet-MİT içindeki Gladio unsurları işbirliği halinde çalışıyorlar. Bu birimlerin kontırolundaki “sivil unsurlar” da aynı kirli işlerde kullanılıyorlar. Özellikle Emniyet içindeki Terörle Mücadele Şubeleri, “Özel Harp” kurallarına göre yapılandırılmış ve askeri istihbarata bağlı olarak çalışıyorlar. Terörle Mücadele değil, terörü organize eden Yahudi asıllı Kontrgerillacılarla donatılmış.

İşin en acı tarafı ise; bu konularda vermiş olduğum “çete dilekçelerim” Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı karargahlarında kapatılıyor, bu çeteci askerler hakkında hiçbir işlem yapılmıyordu. TBMM Başkanlığı’na, Adalet ve İçişleri Bakanlıkları’na, savcılıklara vermiş olduğum dilekçeler üzerine, Jandarma Genel Komutanlığı ve Genelkurmay Karargahları’ndan “bilgi istendiğinde”; “böyle bir örgüt yoktur, Salman Yüksel yalan söylüyor, delidir” diyerek cevaplar veriyorlardı. Çünki bu faaliyetler, bu “Karargahlar”ın bilgisi ve kontrolu dahilinde yürütülüyordu.

15 Temmuz Darbesi’nden sonra, ortaya saçılan FETÖ yapılanmasına dikkat edin. Sızmadıkları birim, yapmadıkları kirli iş yoktur. Adeta bir “Örümcek ağı” gibi devleti sarmışlar. Çünki FETÖ, bizzat askerler tarafından Özel Harp kurallarına göre yapılandırılmış, bir “Özel Harp Örgütü.” FETÖ’yü, Özel Harp yapılanmasından, Gladio yapılanmasından, Derin Devlet yapılandırmasından ayrı değerlendiremezsiniz. FETÖ bu yapının “İslami maskeli “Sabetayist Tarikat” kolu.Tarikatlara mercek tutarsanız, Tarikat Yapılanmaları’ndaki “İslami maskeli” Sabetayistlerin rolünü kolayca görebilirsiniz.

Türkiye’deki Gladio yapılanmasını ve Sabatayist yapılanmayı mercek altına almadan, bu iki bilmeceyi çözmeden FETÖ’yü tasfiye edemezsiniz. Kimse kendini kandırmasın.

Ankara/Batıkent ve Sivas adeta benim için bir okul olmuştu. Kadınların, kızların ve gencecik insanların; tecavüz edilerek, uyuşturucu verilerek, çeşitli ilaçlarla dengeleri bozularak, fuhuş, uyuşturucu ve terör bataklığına nasıl çekildiklerine, nasıl “robot” haline, nasıl “canlı bomba” haline dönüştürülerek, kullanıldıklarına tanık olmuştum. “Terörle karamanca mücadele ediyoruz” diyerek, kahramanlık pozlarına bürünenlerin, milleti kandıranların, yalan söyleyenlerin o terör örgütlerini nasıl kurduklarına ve nasıl kullandıklarına tanık olmuştum. Öyle “alçakça”, “namussuzca” tezgahlara tanık olmuştum ki, insanlığımdan utanır olmuştum. Bu faaliyetler dağ başında değil, “Şehir Merkezlerinde” yürütülüyor. Bunca yaşananlara rağmen hiçbir hükumet de bu yaşananlara engel olamıyor. Halen bu faaliyetler 2017 Türkiyesi’nde de devam ediyor.

Nitekim, Ergenokon Operasyonları ve 15 Temmuz Darbesi sonrası, Genelkurmay Karargahı toplumda adeta bir “Suç Merkezi” olarak algılanır olmuştu. Bu manzarayı iyi okuyan Mason ve Yahudi asıllı olduğu iddia edilen “E Muhtıra” sahibi eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, yapmış olduğu bir basın toplantısında; “Genelkurmay Karargahı suç merkezi değildir” demek zorunda kalmıştı.

1988 yılında Ankara/Batıkent’te bu “alçakların” ipliğini pazara çıkardım. Devletin bütün makamlarına yüzlerce dilekçe verdim, iki kitap yazarak bu alçakların alçaklığını kamuoyuna duyurmaya çalıştım. Beni susturmak için akıl almaz yollara ve yöntemlere başvurdular. Başıma gelmeyen kalmadı. Annemi trafik kazası süsü vererek öldürdüler, yeğenimi uyuşturucu ile zehirleyerek öldürdüler. Halen bu mücadele devam ediyor. Başka yaptıklarını da yazmıyorum.

Bu “alçaklar” insanları tuzağa düşürmek için çok önemli iki silah kullanıyorlar. Bu silahlardan biri uyuşturucu, diğeri kadın idi. Ya insanların içeceğine uyuşturucu katarak, ya da insanlara kadın sunarak onları tuzağın içine çekiyorlar. Hem Ankara/Batıkent’te, hem de Sivas’ta buna tanık olmuştum. Bu yöntemle binlerce kişiyi tuzağa düşürüp kullanıyorlar.

Yine insanlara kalp kırizi geçirtip öldüren ve felç ettirip öldüren bazı ilaçlar veriyorlar.Bazı kurbanları bu yöntemle öldürüyorlar.

Başında Genelkurmay istihbaratçısı Albay Tandoğan Koparal’ın bulunduğu çetenin kadın-uyuşturucu ve şantaj yöntemini öğrenince, bu kişilerin Yahudi asıllı Sabetayist Tarikatı mensubu olduğunu da öğrenince, kullanılan bu yöntemin, bir CIA ve MOSSAD yöntemi olduğunu anlamıştım.

Nitekim, 12 Eylül Darbesi’ne zemin hazırlamak için Türkiye genelinde; sağ-sol ve Alevi-Sünni çatışmaları tezgahlanırken, bir tarftan da ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nde görevli CIA ajanı Robert Alexander Peck özellikle Alevi’lerin yoğun olarak yaşadığı illerde gezintiler yapıyor; o illerdeki sağ-sol ve Alevi-Sünni nüfusun oranlarını tesbit ediyordu.

Peck, bu gezileri sırasında Amasya’ya da uğramış, o tarihlerde Amasya’nın CHP’li Belediye Başkanı Gündüz Türen ile de görüşmüş, O’na da benzer sorular sormuştu.

Gündüz Türen, bu görüşmeyi dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’e anlatınca, Hasan Fehmi Güneş, CIA ajanı Alexander Peck olayının üzerine gitmişti. Kısa süre sonra da şarkıcı Aynur Aydan, Hasan Fehmi Güneş’e sunulmuş, görüntüler kayda alınmış ve basına servis edilmişti. Hasan Fehmi Güneş’de istifa etmek zorunda kalmıştı. MİT mensubu Mahir Kaynak, “Hasan Fehmi Güneş’e kurulan “seks operasyonu” nu CIA ve MOSSAD’ın düzenlediğini” söylemişti.

“Kadın ve şantaj” yöntemine yakın tarihimizden, basına da intikal eden üç önemli olayı da örnek olarak dikkatinize sunmak istiyorum:

Örneğin; Fethullah Gülen hakkında dava açan DGM savcısı Nuh Mete Yüksel’e bir bayan avukat sundular, görüntüleri kayda alarak şantaşla Nuh Mete Yüksel’i istifa ettirdiler.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, MHP yöneticileri; Yaşar Bozkurt Öztürk, Mehmet Ekinci, Prof. Dr. Osman Çakır, Deniz Bölük Başı, Ümit Şafak, Cihan Paçacı ve Mehmet Taytak gibi isimler de seks kasetleri nedeniyle istifa etmek zorunda kaldılar.

Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmekte olan “FETÖ Çatı Davası”nın duruşmasında, FETÖ içinde yer alan Çetin Acar, tanık olarak verdiği ifade de şöyle diyor; “FETÖ 3 bin kişilik ‘Fuhuş Ordusu’ kurdu. Bu orospuları siyasilerin ve yargı mensuplarının koynuna sokarak, görüntüleri kayda alarak şantaj yaptılar…”( 12 Ocak 2017 tarihli Oda Tv.)

Kadın ve şantaj sadece FETÖ’cülerin uyguladığı bir yöntem değildi. Bu yöntem bir “Özel Harp” yöntemi idi. Özellikle 12 Eylül Darbecileri fuhuş ve uyuşturucuyu toplumu tahrip etme ve kontrol altında tutma aracı olarak kullanmaya başlamışlardı. Uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Baybaşin, basına yaptığı açıklamalarda; “Ben bu faaliyetleri Milli Güvenlik Kurulu’nun bilgisi dahilinde yürütüyorum, Avrupa’da askeri gemilerin taşıdığı uyuşturucuyu pazarlıyorum” diyordu. Kimse de bunu yalanlamıyordu. Çün ki, “Derin Devlet” denilen bu “Lağım Çukuru”nda her şey mübahtı. Bu “Çukur”dan beslenenlerde; ar, namus, şeref ve haysiyet denen mefhumlar yoktu.

Bana da yüzlerce defa kadın sunarak, beni tuzağa düşürmeye çalıştılar. Buna sadece bir örnek vermek istiyorum:

Sivas’ta görev yaptığım köy okuluna birgün bir bayan müfettiş gönderdiler. Bayanın tavırlarından “özel olarak” görevlendirildiğini anladım. Bayana “bu çeteciler ile nasıl tanıştın”? diye sordum.

Bayan müfettiş anlatmaya başladı: “Ankara’da tayinim Sivas’a çıkınca, savcı Ömer Kaya’nın ismini verdiler, ‘git tanış, sana yardımcı olur’ dediler. Sivas’a gelince, Sivas Adliyesine giderek savcı Ömer Kaya ile tanıştım, O da beni Hakim Atilla Kaya ile tanıştırdı.”

Sadece bu savcı ve hakim değil, o tarihlerde Sivas Emniyet Müdürlüğü’nde Siyasi Şube Müdürü olarak çalışan Zekai Serici, Komiserler; Mehmet Ali Adıyaman, Mehmet Bağır Akkamış, Hüseyin Demirel, polis memurları İsa Elmas, Tahir Albayrak, bunlarla bağlantılı Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Şükrü Kaya gibi isimler de kadın satarak, görüntüleri kayda alarak yüzlerce bürokratı ve vatandaşı tuzağa düşürüyorlardı. Halen bu yöntemi uygulamaya devam ediyorlar. Kars/Kağızman-Sivas-Ankara-İstanbul hattında bu çete eliyle yoğun bir fruhuş ve uyuşturucu trafiği mevcut.

Bu “Karslı”lar aynı zamanda Azerbaycan’dan “ırkdaşları” bazı “Azeri” kadınları Türkiye’ye getirip; fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık ve dolandırıcılık gibi faaliyetlerde kullanıyorlar. Türkiye’de bazı “dul” erkekler ile bu bayanları evlendirip, onların parasını, pulunu ve malını yağmalıyorlar. Bu şekilde birçok işadamına kanca takarak onların servetini yağmalıyorlar.

Bu “şebeke” aynı zamanda Sivas Madımak Oteli’nin yakılmasını da organize etti. Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Alibaba Mahallesi’nde bulunan Osman Nuri Gezmen Polis Karakolu amiri olan Başkomiser Mehmet Ali Adıyaman ve bu karakolda çalışan polis memuru İsa Elmas Madımak Oteli’nin yakılmasından önce ve sonra, önemli roller oynadılar. Otelin yakılmasından sonra, bu Mahalle’de bulunan Alevileri Sünniler üzerine kışkırtarak şehir merkezini basmalarını, Sünnilere saldırmalarını sağlamaya çalıştılar.

Mehmet Ali Adıyaman ve İsa Elmas, Sivas Tugay Komutanlığı ve Jandarma Alay Komutanlığı’nda görevli askeri istihbaratçılar ile “işbirliği” halinde çalışıyorlardı.

Madımak Oteli’nin yakılmasından sonra basına ve bazı parti temsilcilerine vermiş olduğum raporlar Başkomiser Mehmet Ali Adıyam’ın uykusunu kaçırmış; gece beni karakola aldırmış, bana işkence yaptırmış ve beni nezarete tıkmıştı.

Aynı zamanda kadın ve uyuşturucu ticareti de yapan bu “alçak” zaman zaman nezarete geliyor bana; “Muammer Aksoy’u, Bahriye Üçok’u, Uğur Mumcu’yu İran öldürttü, Madımak Oteli’ni de İranlılar yaktırdı,bundan sonra böyle diyeceksin” diyerek bana talimatlar veriyordu, beni ölümle tehdit ediyordu. O gece beni 7 saat nezarette tutmuştu.

Bu karakol, adeta bir “Kontrgerilla Merkezi” olarak çalışıyor. Sivas’ta çıkarılan Alevi-Sünni çatışmalarında bu karakol önemli roller oynuyor. Halen bu karakol bir “fuhuş ve uyuşturucu merkezi” olarak çalışıyor.

Bahsettiğim bu çetenin “Karslı”lar kolundan, öz yeğenini erkeklere pazarladığı için, 2 yıl 6 ay hapis cezası alan, Danıştay saldırısının “kilit” isimlerinden “Özel Harp tetikçisi” Osman Yıldırım, ‘tanık koruma yasası’ndan yararlandırılmış, Devletin parası ile kendisine bir de daire alınmış, sonra da kayıplara karışmıştı.

Osman Yıldırım’ın “alt tetikçi” olarak kullandığı; aynı “Karslı”lar grubundan; Erhan Timuroğlu, İsmail Sağır ve Tekin Irşi Danıştay Saldırısı’ndan önce 11 Mayıs 2006 tarihinde Osman Yıldırım ve Alparslan Arslan ile birlikte İstanbul’da Cumhuriyet gazetesi binasına bomba atmışlar, daha sonra da aynı “ekip” Danıştay Saldırısı’nı düzenlemek için Ankara’ya götürülmüşlerdi. Bu kişiler Cumhuriyet gazetesine bomba attıktan sonra; İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah ve polisleri tarafından yakalansa idiler, Danıştay saldırısı gerçekleşmeyecekti.

Osman Yıldırım’ın kullandığı bu “alt tetikçiler”den “Karslı” Erhan Timuroğlu 7 yıl cazaevinde yattı. İstanbul’da kız kardeşi Ceylan Timuroğlu’nu tabanca ile vurarak öldürdü. Polisin kontrolunda yaşadığı için hala yakalanmadı. Arandığı bu dönemde de adı basında sık sık hala haraç alma olaylarına karışıyor.

Ergenokon savcısı Zekeriya Öz, Osman Yıldırım’ı Ankara/Sincan cezaevinde ziyaret etmiş, O’nun “Gizli Tanık” olmasını sağlamış, “gizli tanık olursa salıverileceğini taahüt etmiş,” ifadesini almış, bu ifade doğrultusunda da Danıştay davasını Ergenokon davası ile birleştirmişti.

Danıştay Saldırısı’nda ismi geçen isimlerden biri de Fethullah Gülen’in yeğeni avukat Kemalettin Gülen idi. Kemalettin Gülen, “Danıştay tetikçisi” avukat Alparslan Arslan’ın hukuk fakültesinden arkadaşı oluyordu.

Bu yazının Word belgesi: indir