Salman YükselYazar
Yazı · 9 dakikalık okuma

Suç Duyurusu

Salman Yüksel

Sayın okuyucular; şunun altını kalın bir çizgi ile çiziyorum; hiçbir kurumu, hiçbir kimseyi suçlamak niyetinde değilim. Yine, hiçbir kimsenin ırkı, kimliği, kökeni, dini, inancı, tarikatı, cemaati, görüşü, giyimi ve kuşamı beni hiç ilgilendirmiyor. Şunu bütün samimiyetimle haykırıyorum; “Yaradanı severiz, yaradandan ötürü” felsefesi, en önemli düsturlarımdan birisi oldu. Bu yaşıma kadar, bu felsefemden hiç şaşmadım. İnsanları ırkına, dinine, kökenine, inancına, düşüncesine, giyimine ve kuşamına göre sınıflandırmak, aşağılamak ve ötekileştirmek bir insanlık suçudur.

Fakat, eğri oturup, doğru konuşalım, bu ülkenin bir vatandaşı olarak, bu ülkenin bir aydını olarak, ülkemde yaşanan; darbelerden, kandan, gözyaşından, terörden, cinayetlerden…rahatsızlık duyuyorum. Üstelik de bu olaylardan zarar görüyorum.

1960 darbesi olduğunda ilkokul 4. sınıfta okuyordum ve 12 yaşındaydım. Ülkemde yaşanan olayları idrak edecek durumdaydım. Köyümüzde ilkokul bulunmadığı için, okumak için komşu köye gidiyorduk, bu nedenle ilkokula 8 yaşında başlamıştım.

İttihat-Terakki Cemiyeti’nin kurulmasından, Cumhuriyet’in kurulmasına, Cumhuriyet’in kurulmasından 1960 yılına kadar geçen sürede “kıyımdan” geçirilenleri “çetele”ye dahil etmiyorum. “Çetele”yi, aklımın erdiği 1960 yılından itibaren başlatıyorum.

1960-1971-1980 ve 28 Şubat darbelerini yaşayarak, tanıklık ederek gözlemledim.Bu darbeler öncesinde uygulanan “istikrarlaştırma operasyonları”nın, Sağ-Sol çatışmalarının, Alevi-Sünni çatışmalarının, Laik-Antilaik çatışmalarının, Kürt-Türk çatışmalarının canlı tanığıyım.

1960 darbesinde; bir başbakan ve iki bakanını astılar.

Bu darbe dönemlerinde; gençleri sağcı-solcu-ülkücü, Türkçü-Kürtçü diye kamplara böldüler, birbirlerine kırdırdılar. Çarpıştırdıkları bu gençlerden, lider konumunda olanlardan; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını astılar. Mahir Çayan ve arkadaşlarını Tokat/Niksar/Kızıldere köyünde bir samanlıkta öldürdüler. Abdullah Çatlı’yı bir araba kazasında, Muhsin Yazıcıoğlu’nu bir uçak kazasında öldürüp, “sırları” ile öbür dünyaya yolcu ettiler. Bu gençlerden kimini astılar, kimini sakat bıraktılar, kimini cezaevlerinde öldürdüler. Şemdin Sakık ve Abdullah Öcalan’ı kodese tıktılar. Onların sonunu da merakla bekliyorum.

Bu zaman zarfında binlerce askeri ve polisi öldürdüler.

Toplumu; Alevi-Sünni, Laik-Antilaik, İslamcı-Atatürkçü, Türk-Kürt diye kamplara böldüler, birbirlerine kırdırdılar.Yüzlerce yetişmiş insan gücü aydını öldürdüler.

Bir “çetele” tutamadım ama, 1960 darbe sürecinden 2016 yılına kadar geçen sürede herhalde 50 bin kişi öldürmüşlerdir. 1984 yılından itibaren PKK adı üzerinden sürdürdükleri, “Düşük Yoğunluklu İç Savaş”ta öldürülen 50 bin kişiyi de bu sayıya ekleyin, etti mi100 bin kişi.

1960 darbesinden 2016 yılına kadar geçen sürede; “terörle mücadele ediyoruz” yutturmacası adı altında; Siyonist Silah Tekelleri’nin kasasına akıtılan milyon dolarları da bu yıkıma ekleyin.

Bu zaman zarfında; birbirine “kırdırılan” geçlere dağıtılan silahları ve birbirine “kırdırılan” vatandaşların silahlandırılmasında satılan silahları da bu faturaya ekleyin. Yıkımın maddi faturası ortaya çıkar.

Bazen, düşünüyorum da; “bu ülke, bu yıkıma rağmen nasıl ayakta duruyor diye” şaşırıyorum.

1988 yılına kadar, ülkemde gelişen bu olayları her yurttaş gibi, be de bilinçsizce izliyordum. 1988 yılında, Ankara/Batıkent’te Gladio veya Derin Devlet denilen çete ile tanışınca, kazın ayağının göründüğü gibi olmadığını anladım.

1988 yılında Batıkent’te; kadın ticareti, uyuşturucu ticareti ve hırsızlık faaliyeti yürüten “Selanik göçmeni, Nevşehir ili, Ürgüp ilçesi nüfusuna kayıtlı ” Şükrü Koparal’ın ilişki ve irtibatlarını inceleyip, iz sürerken, takip ettiğim iz; beni, Jandarma Genel Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı “Karargahları”na götürünce şaşkınlığım daha da arttı. Perdenin arkası yavaş yavaş aralanmaya başladı. Bu sefer; kim bu adamlar, kökü, köceği, ırkı nedir? Sorularına cevap aramaya başlayınca; “bilmece çözüldü, fotoğraf ortaya çıktı.”

Gördüm ki, ülkemde yaşanan darbeler, terör örgütleri ve terör, faili meçhul cinayetler, toplumsal çatışmalar, hırsızlıklar, soygunlar, fuhuş faaliyetleri, uyuşturucu faaliyetleri, silah kaçakçılığı gibi ülkemi ve halkımı tahrip eden bu olaylar, sıradan olaylar, kendiliğinden gelişen olaylar değil. Bu olaylar; “Masonların ve Sabetayistlerin Derin Devleti”nin, Türkiye’yi “Dizayn etme” hareketi. İktidarlarını sürdürmek için de devamlı “kandan” besleniyorlar. Ne kadar fazla kan akıtırlarsa, o kadar güçlü olacaklarına inanıyorlar.

Yine gördüm ki; “Masonların ve Sabetayistlerin Derin Devleti” Türkiye’de bu “dizayn” hareketini uygularken, Türkiye’deki her etnik kesimi temsilen birer terör örgütü kurmuş.

Bu kurguya göre; DHKP-C ve TİKKO adlı terör örgütleri Alevileri ve solcuları temsil ediyor. Eğer Aleviler ve Solcular “kıyım”dan geçirilecekse bu örgütler devreye sokuluyor. Hatta zaman zaman bu örgüt mensuplarının çoğunun Alevi kökenli, bazılarının “Alevi Dedesi” olduğunu da vurguluyorlar.

Ülkücüler “kıyım”dan geçirilecekse, Ülkücü gençler devreye sokuluyor. 12 Eylül darbesinden önce bu ülkücü gençlerin bir kısmını “tetikçi” olarak kullandılar. 12 Eylül darbesi ile ülkücü kesim üzerinde bir “kıyım” uyguladılar. Bazılarını cezaevlerinden kaçırdılar. Cezaevinden kaçırdıkları Mehmet Ali Ağca’yı bir “Mason Dayanışması” sergileyerek Papa’yı kurşunlatmak için ta İtalya’ya bile götürdüler.

Hizbullah, İslami Hareket ve Selam Tevhid gibi örgütler Sünnileri temsil ediyor. Eğer Sünniler “kıyım”dan geçirilecekse bu örgütler devreye sokuluyor. Ya da işlenen cinayetlere bu örgütlerin imzası atılıyor. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Gaffar Okkan cinayetlerine bu örgütlerin imzasının atılmasını yeniden hatırlayın. 28 Şubat darbe sürecindeki “domuz bağlı ve Hizbullah imzalı” cinayetleri yeniden hatırlayın. Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı, Fadime Şahin “operasyonları”nı yeniden hatırlayın.

Eğer, Kürtler “kıyım”dan geçirilecekse PKK devreye sokuluyor. Abdullah Öcalan ve PKK ismi üzerinden Kürtler üzerinde bir “kıyım” uygulanıyor.

Yine, gördüm ki “Masonların ve Sabetayistlerin Derin Devleti” Türkiye’de bu “Dizayn hareketi”ni uygularken de; “Küresel Siyonist Çete” ile işbirliği halinde çalışıyor; CIA ve MOSSAD’a hizmet sunuyor.

Bu gerçekleri 1988 yılından bu yana yaşayarak, tanıklık ederek, öğrenirken- fikrine katılırsınız ya da katılmazsınız, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz- Yalçın Küçük’ün; “Sabetayistlerin Türkiye’ye sadakati yoktur, İsrail, Türkiye’de İsrail’den daha güçlüdür” tezinin ne kadar doğru olduğunu, bu sözün boşa söylemediğini öğrendim.

Bu gözlemlerin ve bu sözlerin, ırkçılıkla uzaktan yakından bir alakası yoktur. Elbette bu sözler ve bu gözlemler, tüm Mason veya Sabetayist kökenli vatandaşları kapsamıyor. Herkesi aynı kefeye koyamazsınız. Ben sadece ve sadece; “Derin Devlet” denilen “Çete”nin kadrolarında yer alanları ve bu “Lağım Çukuru”ndan beslenenleri kastediyorum. Görünen köy, kılavuz istemiyor. Yeter ki; olaylara “kendi mahallemiz”in “dar penceresinden” ve “çıkarları”ndan bakmadan; elimizi vijdanımıza koyarak, hak ve hukuku gözeterek, tarafsız bir gözle bakalım.

Bu gerçekleri yaşayarak ve tanıklık ederek öğrenince, Türk Devleti’nin ve Türk halkının ne kadar büyük bir tehlike ve ihanetle karşı karşıya olduğunu gördüm. Bu “ihanetin” boyutlarını kavrayabilmek için, bu olayları bizzat yaşamak gerekiyor. 1988 yılından bu yana başıma gelenler; “pişmiş tavuğun başına” gelmedi.

Bu nedenle; 1988 yılından bu yana; devletin çeşitli makamlarına vermiş olduğum onlarca dilekçelerde, basın organlarına yapmış olduğum açıklamalarda ve yazdığım kitaplarda; Gladio, Derin Devlet, Kontrgerilla “kod adları” ile anılan “Çete”nin tasfiye edilmeden Türkiye’nin bir türlü huzura ve güvene kavuşamayacağını, darbelerden, kandan, göz yaşından, cinayetlerden ve terörden kurtulamayacağını hep vurguladım. Fakat, kimseyi ikna edemedim. İknanın da ötesinde; kimsenin bu “çete”ye gücü yetmiyor. Davul siyasilerin boynunda, tokmak “ Masonların ve Sabetayistlerin Derin Devleti”nin elinde. Ülkeyi, perde arkasından bu “güç merkezi” yönetiyor.

“Ergenokon Operasyonları” sürecinde, Gladio’ya dokunulmadı. Gladio’nun işlediği cinayetlerin hiç birisinin kapağı açılmadı.

Bakın, şu anda “parelel yapı” olarak tanımlanan, Fethullah Gülen Cemaati mensupları oldukları iddia edilen kişilere bazı operasyonlar yapılıyor. O “parelel yapı”yı kuran, kullanan ve yöneten Gladio’ya yine dokunulamıyor. Oysa, “Ergonokon Operasyonları”nın perde arkasında da Gladio vardı. Genelkurmay ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Dairelerinde görevli bazı Gladio’cular planı hazırlıyor, Gülenci oldukları iddia edilen polis müdürleri, savcılar ve hakimler de bu planı uyguluyorlardı.

“Ergenokon operasyonları”nda mağdur olanlar bile, Gladio’nun ismini ağızlarına alamıyorlar. Varsa, yoksa Gülen cemaati, kardeşim tamamda, bu “parelel yapı”yı kuran ve kullanan Gladio nerede? Fethullah Gülen’e “Kominzm’le Mücadele Derneği” kurdurup, O’nu eğitip, “Gladio kadrosu”na alan kontrgerillacı subaylar nerede? Onlara niçin dokunulamıyor? Genelkurmay Karargahı’ndaki “Gladio Merkezi” niçin sorgulanamıyor?

Bizim memlekette böyle durumlarda güzel bir atasözü söylenir, denir ki; “eşeğin büyüğü ahırda, sen eşeği döğemiyorsun, onun semeri ile uğraşıyorsun.”

Tutuklanan Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ bile, kendisini tutuklatanların, kendi “Karargahı”na ait kişiler olduğunu bilmiyor, ya da bilmek istemiyor.

Bu “çetenin kilit isimlerinden” Albay Tandoğan Koparal hakkında; Kara Kuvvetleri personeli olduğu için, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na bir şikayet dilekçesi vermiştim. Dilekçemin akibetini takip ederken, bu dilekçemin Genelkurmay Başkanlığı’na gönderildiğini öğrenmiştim. Bunun nedenini sorduğum da; yetkililer bana aynen şu cevabı verdiler;

“Evet, Albay Tandoğan Koparal, bizim personelimiz ama, O, Genelkurmay Başkanlığı’nda, Genelkurmay Başkanlarının bilgisi dahilinde “Özel bir statüde” çalışıyor. O’nun yürüttüğü faaliyetlerden Genelkurmay Başkanı sorumludur. Biz, Kara Kuvvetleri Komutanlığı olarak, Tandoğan Koparal hakkında hiçbir soruşturma yürütemeyiz.” Benzer cevapları diğer çete mensubu subaylar için de duydum. Ve bu dilekçelerim hakkında Genelkurmay Karargahı’nda hiçbir işlem yapılmadı, hepsi ört-bas edildi.

Yine, Belgütay Varımlı, Albay Tandoğan Koparal’ın “çete faaliyetlerinden 52 adet daire ve villa kazandığını tesbit etmiş, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e bildirmiş, yine bir işlem yapılmamış.

Emekli Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, cezaevinden çıktığı dakikalarda basına yaptığı açıklamada; “Beni cezaevine tıkanı bulun” diye bir talimat verdi.

Ben, bir vatandaş olarak, Başbuğ’un , bu talimatını yerine getiriyorum ve 80 milyon Tük halkının huzurunda kendisine sadece iki soru soruyorum;

Bir; bu, Gladio’cu subayların Genelkurmay Karargahı’ndaki “Özel Statüsü” nedir? Bu subaylara niçin dokunulamıyor, bunlar bu yetkiyi kimden alıyorlar? Bunların “gizli” bir yasası var mı?

İki; Muhsin Yazıcıoğlu’nun bindiği helikopter, “askeri uçaklar” tarafından düşürüldüğünde, Siz, Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturuyordunuz. Bu “uçakların” Yazıcıoğlu’nun bindiği helikopteri düşürme emrini kim ya da kimler verdi? Bu cinayetle ilgili neler biliyor sunuz?

Sayın Başbuğ, bu iki soruma doğru cevap verirse, hem kendisini cezaevine tıkanları, hem de “Ergenokon Operasyon”larını kimlerin yaptırdığını öğrenmiş olacak.

Yıllardan beri, “Terörle mücadele ediyoruz” diyerek, bu halkın dişinden, tırnağından, rıskından keserek ödediği vergileri “Siyonist Silah Tekelleri”nin kasalarına akıtan hükumetlerin, öncelikle, bu terörü ve terör örgütlerini yöneten “Derin Devlet”denilen “İhanet Çetesi” ile mücadele etmesi gerekiyor.

Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklenmek istendiği ve komşuları ile savaştırılmak istendiği 2016 yılının bu ilk ayında, bu çağrımı bir daha yineliyorum; Ve Türk halkını, Hükumeti, Devletin kurumlarını ve savcıları yeniden bu çeteyi tasfiyeye çağırıyorum.

Bu “tasfiyeye” bir katkısı olur maksadı ile de, bu “İhanet Çetesi”nin gerçekleştirdiği olaylardan sadece ve sadece“bir demetini” aşağıda maddeler halinde yetkililerin dikkatine sunuyorum. Bu dosyalardan bir tanesi çözülürse, diğerleri de, “çorap söküğü” gibi çözülür. Çünki bu olayların hepsi bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı.

1- Kamuoyunda; Derin Devlet, Gladio, Kontrgerilla kod adları ile anılan Çetenin bir kolu da Sivas’ta faaliyet yürütmektedir.

Sivas’ın coğrafi konumu nedeniyle uyuşturucu trafiğinin kavşak noktasında bulunması, Sivas halkının etnik yapı olarak; Alevi-Sünni, Kürt-Türk nüfusun iç içe yaşaması, Sivas’ı Gladio çetesi için çekici hale getirmektedir. Hatta bazı kaynaklarca Sivas Bölgesi “Gladio litaratüründe; “Kırmızı Bölge” olarak anılmaktadır.

Gladio’nun; Karadeniz kıyısından, Doğu ve Güney Doğu’dan yurda soktuğu uyuşturucuları Sivas üzerinden sevk ettiği, bu taşıma işlerinde bazı “askeri araçların” ve gazete dağıtım araçlarının kullanıldığı; zaman zaman basın organlarında ve çeşitli kaynaklarda iddia edilmektedir. Bu çetenin önemli elemanlarından “Karslı” Şükrü Gürses, sahibi olduğu “Gürses Dağıtım Pazarlama Şirketi” kanalıyla gazete dağıtımı da yapmaktadır. Bu gazete dağıtım araçlarının da Doğu’dan Sivas üzerinden Ankara/Batıkent’e uyuşturucu taşıdığı iddia edilmektedir.

3 Ocak 1993 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan bir habere göre; “Gaziantep’li uyuşturucu ve silah kaçakçısı oldukları iddia edilen Hüseyin Yıldırım ve kardeşi Mehmet Yıldırım (Çilo Mehmet) Sarp sınır kapısında 1356 kilo eroin yakalatmışlar, polis ifadelerinde; bu uyuşturucunun bir kısmını Bursa’ya, bir kısmını da Sivas’a götürdüklerini” açıklamışlardı.

Sivas’a sokulan bu uyuşturucuları, başında Albay Tandoğan Koparal ve Binbaşı İlhan Ertekin gibi Genelkurmay İstihbarat subaylarının bulunduğu Gladio çetesinin pazarladığı, bazı kaynaklarca iddia ediliyor.

Hüseyin Yıldırım ve Mehmet Yıldırım isimleri, Suriye Gizli Servisi El Muhaberat elemanı olduğu iddia edilen Celal Zehebi isimli şahıs ile birlikte; Gazeteci Çetin Emeç cinayetinde de gündeme geldi. Çetin Emeç, öldürülmeden önce, “altın kaçakçılığı”nın üzerine gitmişti. Bu iddialar, bazı basın organlarında ve TBMM Araştırma Komisyonu Raporları’nda yer aldı.

Bu Gladio çetesinin, Ankara/Batıkent’te ve Sivas’ta ağına düşürdüğü kadın, kız ve erkeklere “Captagon” hapları verdiği de biliniyor. Fuhuş ve uyuşturucu ikiz kardeş gibi.

Bu yazının Word belgesi: indir